Milyonlarcayıllık fosiller "Bizi Allah yarattı, hiçbirimiz evrim geçirmedik." diyorlar. bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı
26Mayıs - 1 Haziran 2013: BURADA SERVET YATIYOR . Tarihi Kent Meydanı düzenlemesi çerçevesinde kazı çalışmalarına başlanılan eski
DarwinizmDini Etkisini Misyonerlik Anlayışına Borçludur. Herhangi bir ideolojinin, felsefenin ya da bir dinin yayılmasını sağlayanlar, genellikle o dinin taraftarlarıdır. Darwinizm dini de dünya üzerindeki etkisini taraftarlarına ve bu dini yaymayı kendilerine görev edinen misyonerlerine borçludur.
Müslümanlara"Allah neden sadece Arap yarımadası ve etrafına peygamber göndermiş?" sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. 1:28 Onları kutsayarak, "Verimli olun, çoğalın" dedi, "Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun
Nocategory Çevre Sorunları Hepimizin Gayreti ile Çözülebilir
21yaşındayım, dini yönden zayıfım. Sürekli bir boşlukta gibiyim ve “Neden bu dünyaya geldim” diyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?Bu dünyaya imtihan için g
28R6j. Allah insanı neden yarattı İnsan niçin yaratılmış? ."her varlık baska bir varlığı sevme ve başka bir varlık tarafından sevilme ihtiyacı allahın sevilmeye ihtiyacı sevmeyi ve sevilmeyi sevdiği için insanı yaratmıştır.." “İnsan niçin yaratılmış?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, bizim için büyük bir İlâhî ihsandır. Şöyle ki Bu soruyu güneş kendisine soramadığı gibi, bir başka yıldız da güneşe sorabilmiş değil. Yine bu soruyu bir arı bir başka arıya, yahut bir koyun berikine sormaktan aciz. Demek oluyor ki, bu sorunun cevabını arayan insanoğlu, kendi varlığını istediği sahada kullanma konusunda serbest bırakılmış; bir arayış içinde ve bu konuda bir imtihana tabi tutulmuş. Diyebiliriz ki, Rabbimiz bütün kâinatı bizim için yaratmıştır Bundan 20 milyar yıl önce evren yaratılmaya başlamış, 100 milyar galaksi ve her galakside bulunan ortalama 200 milyar yıldız, güneş sistemini ve dünyayı netice vermiştir 5 milyar yıl önce yaratılan dünya, asırlarca bir beşik gibi süslenmiş, milyonlarca çeşit hayvan ve bitki yaratılmış, en sonunda kâinatın en şerefli misafiri olan insan gelmiştir Neden Rabbimiz, insan için bu kadar masraf etmiştir? Niçin her şeyi onun emrine vermiştir? Şöyle bir bakın Bütün varlıkların bir görevi var İnekler süt veriyor, arı bal yapıyor, tavuk yumurtluyor, balık bize et yetiştiriyor Hatta lüzumsuz sandığımız bazı varlıklar bile hizmet ediyor Yılanın zehirinden ilâç yapılıyor, karıncalar çıkardıkları gazla güneşin zararlı ışınlarını süzen ozon tabakasını güçlendiriyor, solucanlar fosforla toprağı besliyor Gereksiz, hikmetsiz, boş ve zararlı hiçbir varlık yok Bunların hepsi insan için çalışıyorlar İnsan da bütün varlıklardan yararlanıyor, kullanıyor, hatta sevdiği canlıyı yatırıp kesiyor ve etini yiyor Ama, hiçbir varlığa insanın etini yeme, sütünü içme veya sırtına binip gezme yetkisi verilmemiş İnsanın kullandığı bazı haklar hiçbir varlıkta yok Peki bunca emek çekilen, masraf yapılan, özenilen, yetkilerle donatılan insan niçin yaratılmış? Eti yenmez, sütü içilmez, derisi işe yaramaz, ölüsü bir an evvel toprağa gömülür Acaba Rabbimiz bir solucana bile bir yaratılış hikmeti taksın, insanı başıboş bıraksın ve 60-70 yıl yeyip içip yatması ve sonunda ölmesi için yaratsın Bu, mümkün mü? Kesinlikle mümkün değil Şu âyet meallerine bakın, aklımıza gelen sorulara ne güzel de cevap veriyorlar “Göğü, yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri boş yere yaratmadık” Sâd 27 “Bizim sizi, boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” Mü’minûn 115 “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” Kıyamet 36 Peki başıboş değilsek, Rabbimiz bizi niçin yarattı? Çalışıp çabalamamız, yeyip içmemiz için mi? Rabbimiz şöyle buyuruyor [zariyat 56] Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Diyanet Meali bazı kişiler, bu ayeti "bana ibadet etsinler" şeklinde tercüme ediyorlar ve bu yanlıştır. insanın yaratılma maksadı ibadet etmek değil, ALLAH'a kul olmaktır. BAZEN DÜŞÜNÜYORUM YÜCE ALLAH NE GÜZEL SABIR EDİYOR SABIR EDENLERİN EN HAYIRLISI BİZE BİRİ KÖTÜ SÖZ SÖYLESE YÜZÜMÜZE DÖVEMYE KALKARIZ HATTA KÜSERİZ YÜCE ALLAH KULLARINI O KADAR SEVİYOR Kİ KÜFÜR EDENEDE RIZIK VERİYOR ONA İMA EDİYOR İHMAL ETMİYOR KİMSEYİ BEKLİYOR SABIR EDİYOR BELKİDE TÖVBE EDERLER DİE BİZ ACİZ BU KUL OLADUĞUMUZ HALDE BİZE UFACIK BİRİ KÖTÜ SÖZ SÖYLESENE AYNI ŞİDDETLE CVP VERİRİZ YA YÜCE ALLAH TA BÖYLE YAPSAYDI NE OLURDU HALİMİZ Bir Müslümanın ölümünü duyunca, "İnna lillah ve inna ileyhi raciun" dedikten sonra, "Ya Rabbi onu salihlere kat, rahmetine eriştir, çoluk çocuğuna iyilikler ihsan et, bizi de onu da mağfiret et" diye dua edin! [İbni Asakir] [İnna lillah ve inna ileyhi raciun, Bekara suresinin 156. âyet-i kerimesidir. "Elbette biz, Allahü teâlânın kuluyuz, ölümden sonra dirilerek yine Ona döneceğiz" mealindedir.] Hiç bir ümmete verilmeyen bir şey benim ümmetime verildi. O da bir bela ve musibet karşısında istircadır. [Taberani] [İstirca, bela zamanında veya acı bir haber duyunca "İnna lillah ve inna ileyhi raciun" demektir.] Birinize bir musibet veya bir bela geldi mi, istirca ettikten sonra "Ya Rabbi, senin yanında bu musibetin ecrini [sevabını] bekliyorum, bunun ecrini bana ver ve bunu daha hayırlı bir şeyle değiştir" diye dua etmelidir. [Tirmizi] Bir musibet karşısında istirca edilirse, musibetin sonucu güzel olur. [Taberani] Çocuğu ölen, Allahü teâlâya hamd edip, istirca ederse, Hak teâlâ meleklere "Şu kuluma Cennette bir ev yapın, adını da hamd evi koyun" HASTALAR RİSALESİ________________________________________ BİRİNCİ DEVÂ Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nevi dermandır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa ziyan olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor, uzun ediyor. Tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin. İKİNCİ DEVÂ Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir. Hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede aczini, zaafını hisseder, Hâlık-ı Rahîmine sığınır, yalvarır. Hâlis, riyâsız, mânevî bir ibadete erişenlerden olur. Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah'tan şikayet etmemek şartıyla, mü'min için ibadet sayıldığına sahih rivayet vardır. Senin bir dakika ömrünü bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan şikayetçi olan değil, teşekkür et. ÜÇÜNCÜ DEVÂ Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, devamlı gelenlerin gitmesi, gençlerin ihtiyarlaşması sonunda, ölüm ile ayrılık çukuruna düşüldüğü bir gerçektir. İnsan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak, rahatlık ve safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki büyük bir sermaye elinde bulunan insan; burada ticaret ile, ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemez, ömür sermayesini boş yere sarf ettirir. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki "Ölümsüz değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu bakış açısı ile hiç aldatmaz bir nasihatçı ve ikaz edici bir yol göstericidir. Ondan şikayetçi olmak değil, belki bu şekilde ona teşekkür etmek, eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir. DÖRDÜNCÜ DEVÂ Ey hasta! Senin vücudun, azaların senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Başkasının mülküdür. Onların sahibi, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Esmâ-i Hüsnâ'sının nakışlarını göstermek için, çok haller içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığında bilirsin. Nefret ettiğin hastalık perdeleri altında güzel, sevimli bir çok tarafları bulursun. BEŞİNCİ DEVÂ Ey hasta! Bu zamanda tecrübemle kanaatim gelmiştir ki, hastalık bazılara Allah'ın bir ihsanı, Rahmânın bir hediyesidir. Bazı genç zatlar hastalık münasebetiyle dua için benimle görüştüler. Dikkat ettim ki, hangi hastalıklı genci gördüm; diğer gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor. Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvânî heveslerden bir derece kendini kurtarıyor. Ben de bakıyordum, onların tahammül dahilindeki hastalıklarını bir ihsan-ı İlâhî olduğunu söylerdim. Derdim ki "Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim. Hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, dua edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış. Ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra, Hâlık-ı Rahîm inşaallah sana şifa verir." ALTINCI DEVÂ Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ızdırap çeken kardeşim! Bu dünya eğer daimî olsaydı, yolumuzda ölüm olmasaydı, ayrılık ile yokluğun rüzgârları esmeseydi ve musibetli, fırtınalı gelecekte mânevî kış mevsimleri olmasaydı, ben de seninle beraber senin haline acıyacaktım. Fakat madem dünya bir gün bize "Haydi, dışarı" diyecek, feryadımızdan kulağını kapayacak. O bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıkların ikazıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terk etmeden, kalben onu terke çalışmalıyız. Evet, hastalık bu mânâyı bize ihtar edip der ki "Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla. Mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya niçin geldiğini öğren." Kalbin kulağına gizli ihtar ediyor. YEDİNCİ DEVÂ Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar günahların keffareti olduğu sahih hadisle sabittir. Hem hadiste vardır ki, "Ermiş ağacı silkmekle nasıl ki meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker." Günahlar, ebedi hayatta daimî hastalıklardır; bu dünya hayatında dahi kalb, vicdan, ruh için mânevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şikayetçi olmazsan, şu gelip geçici bir hastalıkla, sürekli pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryad et. İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına kesin ilâç ve kesin şifa verici bir yolu olan iman ilâcını aramak ve inancını düzeltmek gerekir. O ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâl'in kudretini ve rahmetini tanımaktır. Evet, Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî lezzetlerle doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî lezzet, şifa altında, kısmi maddî hastalıkların acısı erir, ezilir. SEKİZİNCİ DEVÂ Ey Hâlıkını tanıyan hasta! Hastalıklarda üzüntü ve korku ise, hastalık bazen ölüme vesile olduğu yönündedir. Ölüm, gafletin bakışı ve görüntüsü yönünde dehşetli olduğundan ölüme vesile olabilen hastalıklar insanı korkutuyor, telâş veriyor. Evvelâ bil ve kat'î iman et ki, ecel takdir edilmiştir, değişime uğramaz. Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır hastalar şifa bulup yaşamışlar. İkincisi Ölüm, şeklen göründüğü gibi dehşetli değil. Ehl-i iman için ölüm, hayat vazi-felerinin yükünden kurtuluştur. Hem dünya meydanındaki imtihanda emir olan ibadetlerden bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem dünya zindanından, cennet bahçelerine bir da-vettir. Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine karşılık ücret alma sırasıdır. Madem ölümün özü hakikat noktasında budur; ona sevgi ile bak. DOKUZUNCU DEVÂ Ey lüzumsuz merak eden hasta! Sen hastalığın ağırlığından merak ediyorsun. O me-rakın senin hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Yani, hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes. Evet, merak hastalığı ikileştirir. Maddî hastalığın altında, merak ile mânevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslimiyetle, rıza ile, hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hafif-leşir, kısmen gider. Özellikle kuruntularınla bir dirhem maddî hastalık, bazen merak vasıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merak kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider. Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilâcı, hastalığın hikmetini bilmektir. Madem hikmetini, faydasını bildin; o merhemi meraka sür, kurtul. Ah yerine oh de; "Vâ esefâ" yerine "Elhamdü lillâhi alâ külli hal" söyle.
Audio Preview 8 Views DOWNLOAD OPTIONS IN COLLECTIONS Uploaded by Marjii on April 13, 2022 SIMILAR ITEMS based on metadata
YORUM Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU Hz. Âdem’in yaratmasında olduğu gibi yeryüzündeki bütün canlı varlıkların yaratılışlarında da yegâne söz sahibi olan Allah’tır. İnsanın bilemediği, test edemediği ilk yaratılış hakkında en güvenli bilgi kaynağı vahiydir. Pek çok âyet-i kerimede farklı cins ve türden hayvanların yaratılışlarının doğrudan Allah’a ait olduğuna dikkat çekilir. Yaratılıştan bahseden hiçbir âyette evrim üzerinde durulmaz. Mesela kâinattaki yaratılışa dair detaylı bilgilerin verildiği şu âyet-i kerimede yeryüzündeki canlı varlıkları yaratan ve yayanın Allah olduğu vurgulanır “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.” Bakara sûresi, 2/164 Benzer ifadeler Lokman sûresinde de tekrar edilir “O gökleri, gördüğünüz gibi direksiz yarattı. Yere de sizi sarsmaması için ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik.” Lokman sûresi, 31/10 Şu âyet-i kerimelerde de yeryüzünde hareket hâlinde bulunan tüm canlıları yaratan ve çoğaltanın Allah olduğu vurgulanır “Gökleri ve yeri yaratması ve oraları her türlü canlı ile doldurması, O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir.” Şûrâ sûresi, 42/29 “Siz insanların yaratılışınızda ve Allah’ın dünyanın her tarafında yaydığı canlılarda kesin bilgiye ulaşıp gerçekleri tasdik edecek kimseler için deliller vardır.” Câsiye sûresi, 45/4 Şu âyet-i kerimede ise insanların dışındaki canlıların da ümmetlerden, yani kendilerine göre özellikleri olan müstakil cins ve türlerden oluştuklarına dikkat çekilir “Yeryüzünde hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki sizin gibi ümmetler olmasın.” En’âm sûresi, 6/38 Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde köpeklerin Ebû Dâvud, Edâhî 22, başka bir rivayette ise karıncaların müstakil bir ümmet olduklarını ifade buyurmuştur. Müslim, Selâm 148 Bu âyet ve hadisler de yeryüzündeki bütün canlı türlerinin Allah tarfından müstakil bir sınıf olarak yaratıldıklarına delalet eder. Nûr sûresinde geçen şu âyet-i kerimede de her bir canlının bizzat Allah tarafından yaratıldığı ifade buyrularak farklı canlı çeşitlerine dikkat çekilir “Allah her canlıyı sudan yarattı Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah her şeye kadirdir.” Nûr sûresi, 24/45 Bu âyet, insanın balık, kuş, sürüngen ve maymun yoluyla evrim geçirerek mükemmelleştiğini iddia edenlere bir cevap niteliğindedir. Zira bu âyete göre Allah insana, sürüngenlere ve kuşlara ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız birer yaratma bahşetmiş ve her bir türü kendi içinde mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Musa Kazım Yılmaz, “Kur’ân’a Göre İnsanın Yaratılış Mucizesi”, Yaratılış Kongresi, s. 520 Bütün bunların yanında Kur’ân’ın örümcek, arı, deve, sinek, at, eşek, davar, inek gibi farklı farklı hayvanların yaratılışına dikkat çekmesi, her canlı türünü çift yarattığını beyan etmesi, bütün canlı varlıkların Allah tarafından rızıklandırıldığını ifade etmesi, Allah’ın her şeyi belli bir ölçü ve düzen içerisinde yarattığını bildirmesi, yaratmanın halaka, ebdea, enşee, ceale, zerae, savvara, berae ve fatara gibi aralarında nüans bulunan çok farklı fiillerle ifade edilmesi de yaratmanın bütünüyle Allah tarafından gerçekleştirildiğini, Allah’ın azamet ve büyüklüğüne delalet ettiğini ve maddenin, sebeplerin ve tesadüfün bunda bir tesirinin olmadığını gösterir. Kur’an niçin yaratma üzerinde durur? Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Kur’ân’da, bütün zaman ve kâinatı kuşatan şekliyle yaratmanın istisnasız bir şekilde Allah’a ait olduğu belirtilir. Birçok âyette farklı vesilelerle yaratılış üzerinde durulur, yaratmadaki sanat ve mükemmelliğe dikkat çekilir ve her fırsatta yaratmanın sadece Allah’a has bir fiil olduğu beyan edilir. Zira hakkıyla inanabilmek, yegâne Yaratıcının ancak Allah olduğu gerçeğinin anlaşılmasına bağlıdır. Sebepler, yaratmanın önünde sadece birer perdedir. Kur’ân, sürekli bu perdenin arkasında işleyen ilahî tecellilere dikkatleri çeker. Mesela اللهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ buyrularak, zerreden galaksilere kadar büyük küçük her şeyin bizzat Allah tarafından yaratıldığı bir çok âyet-i kerimede takrar tekrar vurgulanır. Ra’d sûresi, 13/16; Zümer sûresi, 39/62; Mü’min sûresi, 40/62; En’âm sûresi, 6/102 Allah Resûlü’ne ilk inen şu âyetlerde Cenab-ı Hak, Kendisini “Yaratıcı” sıfatıyla tanıtır اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ “Yaratan Rabbinin adıyla oku, O, insanı alâk’tan aşılanmış bir yumurtadan yarattı.” Alâk sûresi, 96/1-2 Rûm sûresinde yer alan şu âyette ise Allah’ın yaratma fiilindeki mutlak irade ve kudretine dikkat çekilir يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ “O dilediğini yaratır. Her şeyi bilen, her şeye kadir olan, yalnız O’dur.” Rûm sûresi, 30/54 Başka bir âyet-i kerimede ise şöyle buyrulur أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بَل لاَ يُوقِنُونَ “Onlar bir Yaratan olmaksızın kendiliğinden ve tesadüfen mi yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin bilgiye ulaşmaya gitmezler.” Tûr sûresi, 52/35-36 Bu âyetlerde yokluktan bir şeyin var olamayacağı, şuursuz maddenin ve kör tesadüflerin yaratmada hiçbir dahlinin bulunmadığı, gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki bütün varlıkları yaratanın ancak Allah olduğu beliğ bir üslûpla ifade edilir. Vâkıa sûresinde yer alan şu âyet-i kerimelerde aynı şekilde yaratma ve var etmenin mutlak anlamda Allah’a ait fiiller olduğu çok net ifade edilir “Sizi yaratan Biz’iz, hâlâ bu gerçeği ikrar ve tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi düşünsenize o akıttığınız meniyi! Onu yaratıp insan hâline getiren siz misiniz, yoksa Biz miyiz? Aranızda ölümü Biz takdir ettik. Sizi yok edip yerinize benzerlerinizi getirmeyi ve sizi bilemeyeceğiniz bir biçimde ve vasıfta yaratmayı dilersek, Bize mâni olacak hiçbir güç yoktur. Siz ilk yaratmayı pek iyi biliyorsunuz, artık düşünüp ibret almanız gerekmez mi?” Vâkıa sûresi, 56/57-62 Cenab-ı Hak bir çok âyette yaratmanın Kendine mahsus bir fiil olduğu üzerinde dursa da, yaratılışın keyfiyeti, Kur’ân’da detaylarıyla ele alınan müstakil bir konu değildir. Yaratılış konusu genellikle Allah’ın varlığını ve öldükten sonra dirilmeyi ispat için kullanılan fer’i bir meseledir. İnsanın, canlı ve cansız varlıkların yaratılış ve niteliklerinin anlatıldığı âyetlerin asıl amacı, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin üstünlüğünü göstermek, yaratma ve var etmenin ancak Allah’a has bir fiil olduğunu vurgulamak, O’nun ibadete lâyık tek İlâh olduğunu açıklamak, esma-i ilâhiyenin varlık âlemindeki baş döndürücü tecellilerine dikkat çekmek, kullarına ihsan ettiği nimetlerin bolluğunu hatırlatmak, onları şükür ve kulluğa teşvik etmek gibi hikmetlerdir. Bununla birlikte Kur’ân’ın yaratılışla ilgili âyetlerinin çok önemli bilimsel hakikatlere işaret ettiğinde, nazarları varlık ve tabiata çekerek Müslümanları araştırmaya sevk ettiğinde, bilimsel merakları celb ederek insanlığın önüne ulaşılması gereken büyük hedefler koyduğunda da şüphe yoktur. Burada şunu da belirtmek gerekir ki Allah’ın pek çok yaratma çeşidi vardır. Bunlardan biri yokluktan âni ve def’î yaratma demek olan ibda’dır. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca Ol’ demesidir; o da hemen oluverir.” Yâsin sûresi, 36/82; “Bizim olmasını dilediğimiz bir şey için emrimiz sadece bir kere, hem de göz açıp kapama gibi pek hızlıdır.” Kamer sûresi, 54/50 âyetlerinde bu yaratma çeşidinden bahsedilir. Bir diğer yaratması ise yeryüzünde bulunan maddelerin yeniden terkip edilmesiyle meydana gelen tedrici merhaleler şeklindeki yaratmadır. Buna da inşa denir. Hz. Âdem’in farklı maddelerden tedrici olarak yaratılmasını veya semaların altın günde yaratılmasını buna misal verebiliriz. Cenab-ı Hak, fevri yaratmasıyla güç ve kudretinin nihayetsizliğine, tedrici yaratmayla ise âdetullahın nasıl gerçekleştiğine dikkat çeker. Allah’ın yaratması ibda’, ber’, zer’, fatr, sun’, inşâ’, ihdâs, îcâd, tasvîr, tekvîn, ihtirâ ve ca’l gibi daha başka kavramlarla da ifade edilir ki bunların her biri yaratmanın farklı boyutlarına işaret eder. Kâinatın ve canlı varlıkların yaratılışında mükemmellik var mıdır? Evrim teorisinin, Kur’ân âyetlerine muhalif düştüğü önemli noktalardan birisi de kâinat ve canlı varlıkları eksik, kusurlu ve düzensiz görmesidir. Hâlbuki Kur’ân pek çok âyetiyle kâinattaki bütün varlıkların hassas bir denge, müthiş bir düzen ve fevkalade bir mükemmellik içerisinde yaratıldıklarını haber verir. Evrimcilerin zannettiği üzere en küçüğünden en büyüğüne kadar canlı organizmalar kademe kademe basitten kompleks varlıklar hâline gelmemiştir. Hiçbir canlı varlık, başlangıçta kusurlu olup, eksikliklerin sonraki safhalarda tamamlanmasıyla yavaş yavaş değişerek bugünkü şeklini kazanmış değildir. Bilakis bunlar başlangıçta kompleks ve mükemmel yapılara sahip olarak yaratılmışlardır. Buna delalet eden pek çok âyet-i kerime vardır. Mesela, “Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner.” Mülk sûresi, 67/3-4 âyetleri varlıktaki kusursuzluğa ve mükemmelliğe dikkat çeker. Aynı şekilde şu âyetler de Allah’ın yaratmasındaki kemali, güzelliği ve sağlamlığı gösterir “O her şeyi, en mükemmel, en güzel surette yaratandır.” Secde sûresi, 32/7; “Hiç üzerlerindeki göğe bakmazlar mı? Bakıp da Bizim onu nasıl sağlamca bina ettiğimizi, onda en ufak bir çatlaklık, dengesizlik olmadığını düşünmezler mi?” Kâf sûresi, 50/6; “İşte bu, her şeyi mükemmel ve sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır.” Neml sûresi, 27/88 Şu âyette de insanın fiziksel ve anatomik yapısındaki harikulade güzelliğe dikkat çekilir “Allah o yüce Zattır ki sizin için yeryüzünü yerleşme yeri, göğü de kubbeli bir çatı yapmış, size sûret verip sûretlerinizi de en güzel şekilde yaratmış ve sizi helâl hoş nimetlerle rızıklandırmıştır. İşte Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir.” Mü’min sûresi, 40/64 Şu âyetler de varlıktaki yaratılışın, nizamın, yasaların değişmediğini, varlık âleminin bidayetinden nihayetine kadar aynı kaldığını gösterir “Allah’ın nizamında/âdetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” Ahzâb sûresi, 33/62; “Allah’ın yaratışında değişme yoktur.” Rûm sûresi, 30/30 Bediüzzaman Said Nursî, şu yaklaşımıyla kâinattaki güzelliği ikiye ayırır “Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde bile hakiki bir güzellik tarafı vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hâdise ya bizzat güzeldir; buna “hüsn-ü bizzat” zâtına ait güzellik denir. Ya da neticeleri yönüyle güzeldir, buna da “hüsn-ü bilgayr” dolaylı güzellik denir. Bir kısım hadiseler var ki, görünüşte çirkin ve karmakarışıktır. Fakat o görünen perdenin arkasında gayet parlak güzellikler ve intizam bulunur.” Daha sonra hüsn-ü bilgayr dediği güzelliklere şu misalleri verir “Mesela insan, Fâtır’ın kudretinin büyük mucizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları zararlı, mânâsız görür. Hâlbuki onlar, ot ve ağaç türlerinin dikenlerle donatılmış kahramanlarıdır. Mesela, atmacanın serçelere musallat olması, görünüşte rahmete uygun düşmez. Hâlbuki serçenin kabiliyeti bu şekilde gelişir. Mesela, karın yağmasının pek soğuk ve tatsız olduğu düşünülür. Hâlbuki onun soğuk, tatsız perdesi altında o kadar sıcak gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilemez.” İnsanların, varlık ve olayların arkasına gizlenen saklı güzellikleri niçin göremeyip yanlış hükümlere vardıklarını da şöyle açıklar “Fakat insan, hem görünüşe aldandığından hem de bencil olduğundan, dış yüzlerine bakıp bu hadiselerin çirkinliğine hükmeder. Sadece kendini düşündüğünden, yalnız kendine bakan neticeleriyle değerlendirerek onların şer olduğu hükmüne varır. Hâlbuki eşyanın insana ait gayesi bir ise Sâni’inin isimlerine ait gayeleri binlercedir.” Bediüzaman, Sözler, s. 244 Yukarıdaki âyetlerden ve Bediüzzaman’ın bu izahlarından da anlaşılacağı üzere canlı cansız bütün varlıklar mükemmel, ölçülü ve en güzel bir surette dünya sahnesinde yerlerini almışlardır. Bu da evrimcilerin iddialarının aleyhine bir delildir. Çünkü onlara göre canlı organizmaların gelişmesi evrimsel mekanizmalar sayesinde kademeli bir şekilde gerçekleşmiştir. Kur’ân şöyle buyurur “Rabbimiz her şeyi yaratan, sonra da onu yaratılış gayesine uygun yola koyandır.” Tâhâ sûresi, 20/50 Allah, yarattığı her varlığı içinde bulunduğu şartlarda hayatını devam ettirecek bir donanımla yaratmıştır. Yoksa onlar, bu fizikî özelliklerini evrimleşerek elde etmiş değillerdir. Ayrıca evrimciler, akıllarını mutlak ölçü olarak aldıkları, varlığın tasarımında kendilerini mühendis gibi gördükleri, değerlendirmelerinde indirgemecilik ve sathilikten kurtulamadıkları için, inceledikleri canlı organizmaların yapısında birçok kusur ve eksiklik olduğunu iddia ederler. Aslında gelişen bilim sayesinde bir zamanlar gereksiz veya hatalı görülen nice organ ve yapının gerçekte nasıl işlevsel ve faydalı oldukları anlaşılmış olsa da evrimciler acele hüküm vermeyi terk etmezler. Allah, şu âyetiyle dünyanın gezilip görülmesini, yaratmadaki mucizevi güzelliklerin fark edilip bunlardan ibret alınmasını emreder “De ki “Dünyayı gezin dolaşın da, Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını anlamaya çalışın. Sonra, Allah tekrar yaratmayı da ölümden sonra diriltmeyi de gerçekleştirecektir. Allah elbette her şeye kadirdir.” Ankebut sûresi, 29/20 Şayet evrimcilerin iddia ettikleri gibi, kâinat evrimle yaratılmış, canlı varlıklar mutasyon ve tabii seleksiyon sayesinde ortaya çıkmış olsalardı, Allah böyle bir emir vermezdi. Zira bu takdirde canlılar dünyasında görülen bütün ihtişam ve güzellik tabiatın ve tesadüflerin bir eseri olmuş olurdu. Yaratmanın mahiyet ve keyfiyeti akılla anlaşılabilir mi? Daha önce de ifade edildiği üzere en temelde Allah’ın iki tür yaratması vardır. Bunlardan biri, yoktan yaratma, diğeri ise var olan maddelere yeni bir şekil ve yapı kazandırma şeklinde gerçekleşir. İnsan aklı, var olan maddelerin bir araya getirilerek ve farklı terkiplere tâbi tutularak yeni varlıkların oluşmasını anlasa da; yoktan var etmeyi anlayamaz. Hiçlikten, ademden yeni varlıklar yaratmanın keyfiyet ve hakikati hakkında hiçbir fikir yürütemez. Bu yüzden Cenab-ı Hak, yaratmanın keyfiyet ve hakikatini akla yaklaştırmak için sürekli sebeplere dikkat çeker. Kudret ve iradesinin nihayetsizliğini ve yaratmasındaki harikulâde kolaylık ve sürati gösterme adına “Ol” demesiyle bir şeyin hemen vücuda gelivereceğini beyan buyursa da, çoğu âyette yaratmanın hep sebepler dairesinde anlatıldığı görülür. Mesela gökleri ve yerleri “duhan”dan, insanı topraktan, canlıları sudan yarattığını beyan buyurur. Çünkü dünya, daru’l-hikmettir. Allah, âdeti gereği burada her şeyi sebeplere bağlamıştır. Aslında bir damla sudan yaratılan her insan, her canlı varlık bir mucize olsa da, insan sebep-sonuç münasebeti içerisinde gerçekleşen olayları âdiyattan sıradan görür. Onlardaki mucizevi yönü yeterince kavrayamaz. Ülfet ve ünsiyete yenik düşer. Hatta yaratmayı anlayamayan ve kabul etmeyen bazı insanlar, öldükten sonra dirilmeyi de reddeder. Bu sebepledir ki Cenab-ı Hak, insanların yaratma fiilini anlayabilmeleri adına peygamberleri eliyle sebepleri kaldırarak mucizeler gösterir ve Yüce Kitabında da bunları bize nakleder. Mesela Hz. İsa, çamurdan kuşlar yapıp Allah’ın izniyle onlara hayat verir. Âl-i İmran sûresi, 3/49 Hz. İbrahim’in, parça parça yapıp her bir parçasını ayrı bir dağ başına bıraktığı kuşlar, çağrısıyla birlikte tekrar uçarak ona gelirler. Bakara sûresi, 2/260 Hz. Musa’nın yere attığı asası bir anda canlı bir yılan oluverir ve hareket etmeye başlar. Tâhâ sûresi, 20/20 Ölen bir insana, kesilen sığırdan alınan bir parçayla vurulunca tekrar hayata döner. Bakara sûresi, 2/73 Ölümden sonra insanların nasıl dirilteceğini merak eden biri yüz sene ölü bırakıldıktan sonra tekrar diriltilir. Bakara sûresi, 2/259 Allah, bütün bu misallerle canlıları nasıl yarattığına dair bizlere ipuçları verir. Evrimcilerin iddia ettiği gibi insanın, insan olabilmesi için milyonlarca sene evrim geçirmesine ihtiyaç yoktur. Çünkü Yaratan, Allah’tır ve O’nun kudreti mutlaktır, sonsuzdur, sınırsızdır. Değil milyonlarca, milyarlarca sene de geçse ilahî bir fiil olmaksızın en küçük bir canlının dahi kendi kendine vücuda gelmesi mümkün değildir. Şu âyet de buna işaret eder “İyi bilesiniz ki yaratmak da, emretmek yetkisi de Allah’a mahsustur. Rabbülâlemin olan Allah ne yücedir!” A’raf sûresi, 7/54 Bu sebeple bütün varlıkların ilk türlerini anne-baba olmaksızın yeryüzündeki element ve bileşiklerden Allah yarattığı gibi, onların yavrularını da bir damla sudan Allah yaratmaya devam etmektedir. Öldükten, çürüyüp dağıldıktan sonra bütün insanları yeniden kabirlerinden dirilterek mahşer meydanında toplayacak olan da Allah’tır. Çünkü yaratma fiili bütünüyle O’na mahsustur, bu konuda hiçbir sebep O’na ortak olamaz. Kur’ân’a göre insanın maymunsu canlılardan gelme ihtimali var mıdır? Evrim teorisinin en çok tepkiye sebep olan iddiası, insanın maymundan veya maymunsu canlılardan geldiğidir. Teistik evrimi savunan bazı Müslümanlar da, bazı kavimlerin maymuna çevrildiğini anlatan âyetleri bu iddialarına delil getirirler. Gerçekten de iki âyette bazı insan topluluklarının aşağılık maymunlara Bakara sûresi, 2/65; A’raf sûresi, 7/166, bir âyette de maymun ve domuzlara çevrildiği anlatılır Mâide sûresi, 5/60. Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki burada maymundan insana bir dönüşüm değil, insandan maymuna bir dönüşümden bahsedilir. Yani evrimcilerin savundukları iddiaların tam tersi bir durum söz konusudur. İkinci olarak, buradaki “mesh” maymuna döndürme, Allah tarafından verilen bir ceza çeşididir. Üçüncü olarak, cezalandırılan insanların suret ve şekil olarak maymun olup olmadıkları müfessirler arasında ihtilaflıdır. Zira bazılarına göre bu âyetlerde bahsedilen mesh, manevi bir hâdisedir. Yani söz konusu toplulukların ahlâk ve karakter itibarıyla maymunlaşmalarından bahsedilir. Dolayısıyla bu âyetlerden yola çıkarak evrime delil çıkarılamaz. Öte yandan Kur’ân’ın insana verdiği konum ve değer açısından meseleye bakıldığında da onun balık, sürüngen ve maymun gibi hayvanlardan evrimleşmesinin asla söz konusu olamayacağı anlaşılır. Çünkü Kur’ân, birçok âyette insanın nasıl müstesna bir varlık olduğunu anlatmak suretiyle onunla hayvanlar arasını kesin hatlarla ayırmıştır. Kur’ân’da insanla ilgili verilen şu bilgiler onun bu müstesna konumuna dikkat çeker İnsan, mükerrem, yani çok şerefli, izzetli ve saygıdeğer bir varlıktır. İsrâ sûresi, 17/70 Ahsen-i takvim üzere en güzel ve en mükemmel bir biçimde yaratılmıştır. Tîn sûresi, 95/4 Yeryüzünün halifesi hükümdarı kılınmıştır. Neml sûresi, 27/62 Allah, bütün varlığı ona musahhar kılmış, yani onun istifadesine sunmuş ve emrine vermiştir. İbrahim sûresi, 14/32-34 Allah, ilk insanı “iki eliyle” yarattığını ve ona kendi ruhundan üflediğini bildirmek suretiyle onun yaratılışındaki eşsizliği ve özel statüyü vurgulamıştır. Sâd sûresi, 38/72-75 Melekleri kendisine secde ettirmiştir. Bakara sûresi, 2/34 Ona akıl, şuur ve irade vermiş, eşyanın isimlerini ve hakikatini öğretmiş ve onu beyan kabiliyetiyle donatmıştır. Dağların taşımaktan imtina ettiği emanetini insana yüklemiştir. Ahzab sûresi, 33/72 Bunca nimetlerle donatılan bir varlığı, hayvanların bir devamı olarak gören bir anlayış, kesinlikle Kur’ân’la telif edilemez. Evrimcilerin iddia ettiği üzere insanın ne maymunlarla bir akrabalığı vardır, ne de köpeklerle. Hiçbir hayvan, hiçbir canlı türü insanın kuzeni değildir. Çünkü o, hayvanlardan ayrı müstakil bir varlık olarak yaratılmıştır. İnsanın, Kur’ân’ın iki farklı âyetinde “hâsiîn aşağılık” olarak nitelediği bir hayvandan geldiğini veya onunla aynı ortak ataya sahip olduğunu iddia etmek, ona karşı yapılmış en büyük saygısızlık ve en büyük hakarettir. Hatta böyle bir anlayış, bir açıdan nefha-i ilâhî ve eşref-i mahlûkat olan insanı, hayvan derekesine düşürmek demektir. Şu âyet-i kerimelerde, insanın sahip olduğu yapı, şekil ve suretin bizzat Allah tarafından ona verildiği, Allah’ın irade ve tercihiyle belirlendiği açıkça beyan edilir “Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren, Ve seni dilediği bir surette terkip eden?” İnfitâr sûresi, 82/6-8 Dolayısıyla insan, kör ve şuursuz evrimsel mekanizmaların tesadüf zincirleri içerisinde ortaya çıkardığı, maymunsu varlıklardan gelen sıradan ve basit bir varlık değil; bizzat ilâhî irade, ilâhî ilim ve ilâhî kudret tarafından mükemmel ve müstesna bir şekilde yaratılan bir yeryüzü halifesidir. Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇
Merhaba. Dini bilgisi o kadar kuvvetli biri başlığını araştırıyordum sayfanıza denk geldim, ki başlıktaki sorugerçektende inancımı ettiğim husus Allah insanı yarattığında cennetine mevzusu veyahut yasak meyva yaşamaya başlayan insan bir meyva yüzüne tekrar cennete veya cehennem e giriş sebebi olacak olan bir alanagönderiliyor? Yani yaratılan ilk 2 insan yasak meyva kopardı diye cehenneme gitme durumuyla yüzyüze kalıyor insanoğlu,bunu açıklayabilirmisiniz teşekkürler.
Hz. Muhammed Şu kâinat ağacının en münevver ve en mükemmel meyvesi? Rahmet-i İlâhiyenin timsali? Muhabbet-i Rahmaniyenin misali? Hakkın en münevver delili? Hakikatın en parlak lambası? Kâinat tılsımının anahtarı? Yaratılış muammasının keşşafı ? Hikmet-i âlemin şarihi ? İlâhi saltanatın dellalı ? Rabbani san?at güzelliklerinin vasfedicisi? Mevcudattaki kemalatın en mükemmel örneği? Kâinatın yaratılış gayesi? Ezel - ebed Sultanının mübelliği, elçisi ? Hakkıyla ibadete lâyık olan Allah?ın en halis kulu? Yüce ilimlerin kaynağı ve öğreticisi? Kalplerin sevgilisi? Akılların muallimi? Nefislerin terbiyecisi? Ruhların sultanı? İnsanlığın efendisi? Rahmani sırların iniş merkezi? Enbiyalar kervanının komutanı? Ezel Sırlarının şahidi? İnsanlığın şanlı bülbülü? Umum ehl-i cennetin reisi? İnsanlığın iftihar vesilesi? Kâinatın yaratılış sebebi? Dünya ve âhiret mutluluğuna vesile? Alemlerin Rabbi olan Allah?ın sevgilisi? İlâhi cemalin en mükemmel şuurlu aynası? Cenabı Hakkın güzel isimlerinin en parlak aynası? Bütün peygamberlerin mirasçısı? Bütün insanlık namına Allah?ın muhatabı? İnsanlara olan hadsiz İlâhi ihsanların en mühim bir vesilesi? En mükemmel kâmil insan ? En mükemmel bir mürşid? En büyük rehber? En mükemmel öğretmen? En büyük dellal? Kâinatın mânevî bir güneşi? İlâhî lütuf ve rahmete parlak bir misal? Allah?ın şefkat ve muhabbetine bir beliğ lisan? İki cihanın güneşi? Rahmet hazinesinin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı? İnsanlar içinde en meşhur, en namdar, eserleriyle ve yaptıklarıyla en mükemmel, en muhteşem ferd? Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ? O rahmetin en beliğ bir dili ve dellalı? Mücessem bir rahmet? Kâinat kitabının âyetlerinin tercümanı? Cenabı Hakkın has kulu? Zülcenaheyn bir mebus ? Risalet semasının güneşi? Bütün peygamberlerin efendisi? Bütün enbiyanın imamı? Bütün asfiyanın serveri reisi? Allah?a en yakın kul? Bütün mahlukatın en mükemmeli? Bütün mürşitlerin sultanıdır.? Risalet ve hidayetiyle ebedi saadetin meydana gelmesine sebep, ulaşmaya vesile? Ubudiyet ve duasıyla o saadetin varlık sebebi ve cennetin icadına vesile? Kâinat kitabının en büyük âyeti? Bütün ehl-i imana imam? Bütün insanlara hatip? Bütün enbiyaya reis? Bütün evliyaya seyyid? Peygamberler ve velilerden oluşan zikir halkasının baş zikircisi? Nübüvvet divanının mührü? İslâmiyet?in menbaı? Kur?ân-ın tercümanı? En mükemmel üstad? Şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru bütün bu kemal sıfatlarını zatında toplayan Hz. Peygamber elbette en büyük insandır, en mükemmel rehberdir, en büyük peygamberlere olduğu gibi, peygamberimize de bir kısım mu?cizeler verilmiştir. Mu?cize,? Kâinatın Yaratıcısı olan Allah?ın, peygamberlere verdiği tasdik nişanı şeylerdir. Resûlullah?ın en büyük mu?cizesi Kur?ân?dır. Bundan başka iki büyük mu?cizesi ise, mi?rac ve şakk-ı kamer?dir...Burada peygamberimizi övmek acaba onu putlaştırmakmıdır...
allah yılanı neden sürüngen yarattı